
Ankara'nın siyasi koridorları, çoğu zaman öngörülebilir kodlar ve kemikleşmiş pozisyonlar üzerinden ilerler. Ezberlenmiş roller, yıllardır değişmeyen kırmızı çizgiler ve beklenen hamleler... Gazeteci olarak bizler de gündemi bu kodlara göre okumaya alışırız. Ancak bazen, siyasetin o ağır ve gri atmosferini tek bir cümlenin dağıttığı anlar yaşanır. İşte dün, tam da böyle bir an yaşadık.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin, "Terörsüz Türkiye" süreciyle ilişkilendirerek Selahattin Demirtaş'ın tahliyesinin "hayırlı olabileceğini" ve İmralı'ya bir heyete katılabileceklerini belirtmesi, siyasi deprem ölçeğinde bir açıklamaydı. Bu, son yıllarda duyduğumuz en ezber bozan, en şaşırtıcı ve üzerinde en çok düşünülmesi gereken siyasi çıkıştı.
Bu sözleri duyduğumuzda sormamız gereken ilk soru şudur: Neden şimdi?
Bu hamleyi, "yeni anayasa" tartışmalarından ve son dönemde sıkça dile getirilen "normalleşme" adımlarından bağımsız okumak imkansız. Görünüşe göre, Türkiye'nin kangren haline gelmiş en derin sorunlarına dair yeni bir oyun kuruluyor. Siyasetin ana aktörleri, mevcut kutuplaşmanın ülkeyi getirdiği tıkanıklığı aşmak için kartları yeniden karmanın bir yolunu arıyor.
Elbette, bu açıklamanın ardından başlayan hararetli tartışmaları görüyoruz. Bir yanda, bu adımı toplumsal barış ve çözüm yolunda atılmış tarihi bir fırsat olarak görenler var. Diğer yanda ise bunun siyasi bir satranç hamlesi, yeni bir ittifak arayışı veya gündemi ekonomik sıkışmışlıktan uzaklaştırma taktiği olduğunu düşünen, şüpheyle yaklaşan geniş bir kesim bulunuyor.
Toplum olarak o kadar uzun zamandır siperlerden siyaseti izlemeye alıştık ki, uzatılan bir eli ya da beklenmedik bir açılımı samimiyet testine tabi tutmadan kabul edemiyoruz. Bu şüphecilik haksız da sayılmaz.
Ancak, sokaktaki vatandaşın önceliği farklı. Geçen ay yazdığım "Görünmez Makas"ta da belirttiğim gibi, milyonlarca insan ay sonunu getirme, kirasını ödeme ve çocuğuna bir gelecek kurma derdinde. Siyasetin bu karmaşık ve yüksek perdeden hamleleri, mutfaktaki yangına doğrudan bir çözüm getirmiyor.
Yine de, bir gerçeği göz ardı edemeyiz: Siyasi istikrar ve toplumsal barış olmadan, ekonomik istikrar kalıcı olamaz.
Türkiye'nin, enerjisini iç çatışmalara değil, üretime, adalete ve refaha harcaması gerekiyor. Eğer bu son çıkışlar, partilerin kendi siyasi ikballeri için yaptığı gelip geçici manevralar değil de, ülkenin temel sorunlarını çözmek için açtığı ciddi bir kapıysa, hepimizin bu süreci dikkatle izlemesi gerekir.
Bu "yeni normal" arayışı bir bahar havası mı getirecek, yoksa kısa süren bir aldatmaca olarak mı kalacak? Bunu sözler değil, atılacak somut ve sürdürülebilir adımlar belirleyecek. Siyasetin bu ezber bozan hamlesi, toplumda kaybolan o "ortak gelecek" hayalini yeniden yeşertebilir mi?
İşte önümüzdeki günlerin en kritik sorusu bu.
Kalın sağlıcakla.


